Posts mit dem Label ahmet kurucan werden angezeigt. Alle Posts anzeigen
Posts mit dem Label ahmet kurucan werden angezeigt. Alle Posts anzeigen

Montag, 23. Januar 2012

‘Mürşid’in hâl dili

Ahmet Kurucan
Ne kadar çabuk geçiyor günler; buradan ayrılalı tam 17 gün olmuş. Bu süre içinde beni içten içe kavuran hasret ateşini söndürmek için ab-ı hayat limanına yeniden koştuğumda, gündelik hayatın aynı şekilde saat gibi tıkır tıkır işlediğini müşahede ettim.
Namaz vakitleri üzerine kurulu sistem, sohbetlerle kendini besleme ve yenilemeye, yemeklerle de nefes almaya ayarlı. Hâlbuki dışarıda?..
Her neyse; yaşadığım ilk hadise hediye edilen, isminin nakşedildiği bir havlunun kendisine gösterilmesiydi. Havluyu eline aldığında derin bir nefes aldığını müşahede ettim; "Lafza-i celal bu, şakası olmaz bu işin." dediğini duydum. Hadisenin ne olduğunu bilmediğim için ne derin nefese, ne de bu söze bir anlam verebildim. Sonra havluyu bana verdiklerinde lafza-i celalde yer alan "le" harflerinden birinin havluya zarar vermeden kazındığını görünce anladım. Günlük hayatta kullandığımız bir eşya üzerine bilvesile bile olsa lafza-i celalin yazılmasına gönlü razı olmamış. Tabii ki bir hassasiyet bu. Rivayetler doğruysa Bişri Hafi'yi Bişri Hafi yapan hassasiyet hem de. Menkıbe malum; sarhoş iken üzerinde lafza-i celal yazılı kâğıt parçasını yerden alıp cami duvarında harcı dökülen bir yere sıkıştırıyor Hazret. Allah da kendi ismine karşı gösterilen bu saygıya karşılığı, önce ona hidayet buyurarak, ardından yaşadığı salih hayat sebebiyle ismini yücelterek veriyor. Kaldı ki Hocaefendi, hayatının şahadetiyle sabit ki O'nun yüce adının yüceltilmesinin ötesinde bir gaye-i hayale sahip değil. Belki çoklarına sembolik gelebilecek bu hassasiyet de o manzarayı tamamlayan ayrı bir kare bana göre.
Tefsir dersindeyiz. Elmalılı okunuyor. Hocaefendi merhum Elmalılı'nın yorumları etrafında yer yer düşüncelerini dile getiriyor. Bazı ayetlere işaretler koymasını söylüyor arkadaşlara. "Yarın Bikai'den buna bakalım... Zemahşeri bu sahada sözü sazı dinlenecek insandır. Ayetler arasındaki irtibatı en iyi anlatanlardan biridir. Unutmayın; yarın Zemahşeri ne diyor mütalaa edelim vs." Daha önce de bir vesile ile bahsettiğim gibi önce Elmalılı'dan okunan yer, ertesi gün 20'yi aşkın tefsirle takip ediliyor. Halkada yerini alan her bir talebe ilgili yerin özetini sunuyor ve müzakere bu zemin üzerinde gerçekleşiyor.

Fethullah Gülen ve Hocaefendi okumaları -1

Ahmet Kurucan

Yanlış okumadınız; Fethullah Gülen ve Hocaefendi. Genelde bizim örfümüzde herhangi bir şahsa "Hoca; Hocaefendi" nitelemesi iki sebeple verilir; birincisi ve öncelikle dini sahadaki bilgisi ve selahiyeti nedeniyle.
İkincisi de yine ilim ve irfanından dolayı bir saygı ifadesi olarak. Gerçi son bir asırdır gerek temsilcilerinin kifayetsizliğinden, gerekse dine karşı tavır alan kişi ve grupların ideolojik tutumlarıyla amansızca ve sistematik olarak sürdürdüğü düşmanlıktan dolayı neredeyse kavramın içi boşaltılıp itibarı düşük bir hale getirildi. "İtibarsızlaştırma" son asırda dine ve dindara karşı yapılan sistematik bir psikolojik savaş taktiği idi adeta ama bu ameliye bahs-i aher.
Sadede gelirsek; "Hoca" veya "Hocaefendi" gerçekte kelimenin tam anlamıyla alimlere verilen bir sıfattır. Fethullah Gülen, bu vasıfları hakkıyla haiz olduğu için "Hoca" ve "Hocaefendi" onun da sıfatı olmuştur. Fethullah Gülen, zamanla bu vasıfla öylesine bütünleşmiştir ki, "sıfat" ona "isim" olmuş ve bugün Anadolu insanının zihninde "Hocaefendi" dendiği zaman akla gelen Fethullah Gülen olmuştur. Elbette başka hocaefendiler de var.
Halbuki Fethullah Gülen sadece "Hoca", sadece "Hocaefendi" değildir. Onun entelektüel bir kimliği de var. Çağdaş Batı ve Doğu edebiyatına, siyasi düşünce tarihine, fikir ve felsefe dünyasına yakın âşinalığı var. Dünden bugüne ilim, irfan ve felsefe dünyasını iyi takip eder. Alternatif düşünce üretir, eleştiriler yapar. Kişi, kurum ve olaylar arasında derin analizler, mukayeseler, sür'atle intikaller ve geçişler yapar. Uzun geçmişi düne, dünü bugüne, bugünü de yarınlara ve uzak geleceğe bağlayabilen, ideal ve hatta bir medeniyet projesi üretebilecek seyyal ve kuşatıcı bir zihin dünyası ve kişiliği var. Bu yönüyle entelektüel ve geniş aydın bir kimliği de var.
Diğer taraftan o, yalnızca fikir ve idealleri ile baş başa yaşayan bir entelektüel değildir. Toplumsal pratikte dönüştürücü bir liderlik ve rehberlik profili de var. Özellikle eğitim ve öğretim alanında, küresel düzeyde faaliyet gösteren yüzlerce kurumun öncüsü, yol göstericisi ve rehber hocası olmuştur. Yine toplumsal pratikte dönüştürücü bir aktör olarak çatışan dünyaları barıştırma adına gösterdiği çabalardan hareketle barış gönüllüsü özelliği de vardır. Elbette tüm bunların yanında bir de dünya geneline yayılmış gönüllüler hareketine fikri açıdan mimarlık ve liderlik yapan başka bir özelliği de vardır. Bütün bunlara dayanarak diyebiliriz ki Fethullah Gülen'in "hocaefendi" profili, gelenek ve örfte kullandığımız klasik "hocaefendi" profilini aşmış, daha cami bir profildir. Bu cami şahsı anlamaya çalışırken, çokları bütünden parçaya değil de parçadan bütüne gitmeyi tercih eder ve onun için bu farklı yönlerinden hareketle Gazzali, Mevlânâ ve Nizamu'l-mülk benzetmeleri yapar; kimileri İbni Haldun'u ilave eder; kimileri Seyyid Kutup, Hasanü'l Benna profilinden bakar ama son tahlilde gelinen yer onun cami kimliğidir; işte "Hocaefendi" bunu ifade eder.

Dienstag, 4. Oktober 2011

Bir İslam âlimi olarak Gülen


Ahmet Kurucan
Ahmet Kurucan
ok geç kalmış bir çalışma. Güzel bir eser. Keşke daha önce yazılsaydı. Mutlaka bilinmesi gereken hususları içeriyor ama eksikleri var." denilecek bir eser var elimizde. Bir cümleyle ifade edecek olursak, Fethullah Gülen'e "Hocaefendi" dedirten vasıfların anlatıldığı bir kitap. Malum, Türk diline ve kültürüne vakıf olan hemen herkesin bildiği gibi "hoca" dinî ilimlerden behresi olan, halkın önüne çıkıp onlara namaz kıldırmaktan hayatın hemen her alanında rehberlik yapmaya kadar dinî eğitim ve tecrübeye sahip insanlara verilen bir vasıf. Bu zaviyeden bakınca "hoca" aslında bir peygamber vasfıdır. Ama ülkemizde dinî duygu, dinî düşünce ve dinî pratikte kırılmaların yaşandığı son yüzyıl içinde "hoca" kelimesi de anlam kaymasına maruz kaldı. Yukarıda tek cümlede anlatmaya çalıştığımız evsafa sahip olmayan insanlara da "hoca" denildi halkımız arasında. Belki zaruretler, ihtiyaçlar halkımızı o noktaya sürükledi. Fatiha okumasını bilmeyen gece bekçilerini Süleymaniye Camii'nde imam olarak bulan halk başka ne yapsaydı, diyebilirsiniz! Haklısınız ama bu sonraki bahis...
"Efendi"ye gelince; bu bizim kültürümüzde saygı, ihtiram, hürmet ifadesi olarak kullanılan bir vasıf. Bu iki vasıf birleşince karşımıza "Hocaefendi" çıkıyor. O zaman "Hocaefendi" kelimesinin ihtiva ettiği mana rastgele değil; dolayısıyla layık olmayanlara, bu sıfatın içini dolduracak bilgi, tecrübe ve karaktere sahip bulunmayanlara "Hocaefendi" denilemez.

Montag, 5. September 2011

Ramazanlaşanların Bayramlaşması


Ahmet Kurucan
Ahmet Kurucan
Hocaefendi'nin bayram sabahı yaptığı, bayram mesajını sunduğu sohbete ve o sohbet ortamına götüreceğim sizleri bugünkü yazıda.
Anlatılan şeyler arasında kendi değerlendirmelerime göre takdim-te'hir yapacak ama manzaranın bütününü sunmaya çalışacağım.
"Ramazanlaşmayı gerçekleştiren insanlar ancak bayramlaşabilir" dedi sözlerinin arasında. Ben yazıya bununla başlamayı uygun gördüm; çünkü çok önemli bir mesaj içeriyor bana göre bu cümle.
Önce bu cümlede yer alan ve yanlış anlaşılmalara medar olabilecek "bayramlaşma" tabirinin manasını kısaca izah edeyim. Hocaefendi'nin burada kullandığı bayramlaşma, telefon, tebrik kartı veya bizatihi ziyaretlerle gerçekleşen el öpme, bayram harçlığı verme ve hediyeleşmelerin olduğu karşılıklı bayram tebriği değil, aksine "bayramla bütünleşme" manasını taşır. Onun için yazının geri kalan kısımlarında bu manayı taşıyan "bayramlaşma" tabirlerini tırnak içinde yazacağım.
Fethullah Gülen
Bir; "Ramazanlaşma" tabirinin münakaşası yapılabilir diyor Hocaefendi çünkü literatürümüze bunu hediye eden bizzat kendisi. Sadece bu mu? Hayır; daha önceleri "namazlaşma" demişti; şimdi de "bayramlaşma" diyor. Bunların hepsi de, yani namazda namazla, Ramazan'da Ramazan'la ve bayramda bayramla bütünleşme, onları hakkıyla idrak etme ve yaşama manalarını taşıyan ve aynı çizgi üzerinde yerlerini alan kavramlardır.
İki; bu cümleden anladığımıza göre Hocaefendi "bayramlaşma"yı Ramazan'da Ramazanlaşmaya, bir başka tabirle Ramazan'ı hakkıyla edebilmiş olmaya bağlıyor. Te'vil, tabir, tefsir istemeyen bir düşünce bu. Hocaefendi bunu söylerken bir taraftan kendi anladığı ve yaşadığı şekliyle Ramazanlaşmayı ve Bayramlaşmayı anlatıyor, diğer taraftan çevresine hedef gösteriyor. Böylece olanla yetinmeyip olması gerekli olan ufka insanları yönlendiriyor.
Yalnız burada dikkat edilmesi gerekli bir husus var; o da şu: Ramazan ayının bitimini takip eden güne din "bayram" adını vermiş. Bayramı bir gün ile de geçiştirmemiş, süre vermiş ve bu süreyi üç gün ile belirlemiş. O üç günün ilkinde oruç tutmayı yasaklamış. 30 gün boyunca Allah'ın sunduğu nimetleri iradi olarak günün belli zaman dilimlerinde kendilerine haram kılan müminler bunun mükâfatını en az üç gün yaşasın demiş.
Ayrıca bayram denince akla gelen ilk şey neşe, huzur, dünyadan kam almaya yönelik beşeri hisleri tatmin. Nitekim Efendimiz (sas) dönemindeki fiili uygulamalar da bunu gösteriyor. Öyleyse bayramlarda neşe peşinde koşmak gayrimeşru bir şey olmasa gerek. O zaman "bayramlaşma" buna mani değil mi?
Bu sorunun cevabı alabildiğine net; hayır, değil. Bir tek şartla; peşinden koşulan neşe, meşru çerçevede olacak. "Bayramlaşma"ya asıl mani olan, bayramı gayrimeşru vesileleri kullanarak "vur patlasın çal oynasın" cinsinden eğlencelerle geçirmek. Kaldı ki bu zihniyeti sadece bizde değil İslam dünyasının birçok yerinde görmek mümkün. Delil isterseniz; TV programlarına bakmanız yeterli.
Hocaefendi sohbetin ilerleyen dakikalarında buna da açıkça değindi ve dedi ki: "'Oruç, O'nun hakkı, bizim de vazifemizdir' diyen, bu şuur içinde orucunu tutan insanlar Ramazan'ın bitmesiyle kutsal bir hüzün duyarlar, içlerinde bir burukluk yaşarlar. Fakat beri tarafta da madem din buna bayram demiş der, bayramın da hakkını vererek onu yine dinin verdiği ölçüler içinde neşe ve sevinç içinde kutlarlar."

'Neyin Bayramı?'

Bu cümleleri söyledikten sonra bir müddet durdu ve neşenin çerçevesini belirlememizde yardımcı olabilecek enfes bir tahlilde bulundu. Bir soru sordu önce; "İyi ama bu neyin bayramı?" dedi.
Evet, biz de soralım bu soruyu kendimize ve cevabını arayalım; neyin bayramı bu? Oruç gibi beşeri zaviyeden bakılınca 16-17 saat aç ve susuz durmadan kurtulmanın bayramı mı? Her istediğini her istediği zaman yeme ve içme özgürlüğüne kavuşmanın bayramı mı? Yoksa Ramazanlaşan insanların Allah'tan mükâfatını alma, O'nun sonsuz mağfiretine ermesinin bayramı mı? Tabii ki sonuncusu. İfadeleri aynen şöyle: "Allah'ın mağfiretine ermenin bayramıdır bu. Öyleyse bayram günlerini bazılarının yaptığı gibi hoplama-zıplama olarak değil kalb ve ruhun ulaşmış olduğu ufukta kutlamak lazım."
Pekâlâ, bu nasıl olacak? Zaten işin en çetin yanı da burası. Hele günümüz nesilleri için iradelerini zorlaması gereken bir imtihan meselesi. Çünkü arka plan şartları ne siyasi, ne ekonomik, ne dinî, ne kültürel alanda Hocaefendi'nin belirttiği ufku yakalamaya müsait. Bırakın müsait olmasını tam aksine çevremiz, kendini suyun akışına kaptıran insanları bambaşka vadilere sürükleyecek, aşağıları aşağısı derekelerin içine atacak, dünyevî ve uhrevi pişmanlıklar yaşatacak şartlarla çevrili.
İşte bunu aşmanın yolu adına da şimdiye kadar defalarca anlattığı bir hususa değindi Hocaefendi: "İmanda yenileme ve yenilenme; imanı her gün yeniden duyma, hissetme, onu şuur ve irfan seviyesine yükseltme." Sözleri şöyle: "Ramazan'ın ve bayramın değerini kavramak biraz inanmaya; inancında sürekli kendini yeniliyor olmaya bağlı. İnsan düşünce ve imanı itibarıyla sürekli kendini yenileyebiliyorsa her şeyi taptaze duyabilir. Bizler 'aba an ced', dededen babadan bize intikal eden şekliyle Müslümanlığı yaşıyor olabiliriz; kültür Müslüman'ı diyorum ben ona; kültür Müslüman'ı olabiliriz, nazari bilgilerimiz çok derin olabilir; fakat önemli olan imanı yeniden duymaktır. Hadis kriterleri açısından tenkidi yapılsa da muhtevası doğru olan 'imanınızı Lailahe illallah ile yenileyin' hadisindeki manadır bu. 'İki günü müsavi olan aldanmıştır' hadisinin muhtevasına uygun bir hayat yaşama; işte bunlar bizim imanı yeniden ter ü taze duymamızı sağlayacak şeylerdir."
Bayramlaşma şekilleri, onların dindeki norm ve formları ile aldığı yer, bayramı beşeri münasebetleri geliştirmede vesile olarak kullanma ve dünya insanları arasında barış köprüleri tesis etme adına başka değerlendirmeleri de oldu Hocaefendi'nin o konuşmasında. Onları da bir başka yazıda dile getirmek ümidiyle, bayramınız mübarek olsun; nice bayramlara, nice "bayramlaşmalara".
Ahmet Kurucan, Zaman   

Freitag, 19. August 2011

Kadir Gecesi: Kadrini Bilenlerin Gecesi


Ahmet Kurucan
Ahmet Kurucan
Kadir Gecesi, Mevlid, Regaib, Berat ve Miraç geceleriyle birlikte kutladığımız mukaddes zaman dilimlerinden. Yalnız Kadir'i diğerlerinden ayıran köklü farklılıklar var.
Kur'an'da "bin aydan daha hayırlı" olarak bizzat zikredilmesi, Efendimiz'in (sas) aynı istikamette gecenin ehemmiyetini anlatan kavli beyanlarıyla geceyi değerlendirme adına yaptıkları ibadetler.
Kadir Gecesi'nin hangi güne denk geldiği öteden bu yana müzakere mevzuudur İslam uleması arasında. Son 10 günün tek gecelerinde veya Ramazan ayının 27'sinde ağırlık kazanan iki görüştür. Bununla beraber özellikle Ramazan ayı boyunca her geceyi "Kadir" bilip değerlendirme hep tavsiye edilir bizlere. Bunu ifade sadedinde Hocaefendi kendi ifadeleriyle der ki: "Ramazan ayının 27'sinde Kadir Gecesi'ni arama avamın, son 10 gününde arama havassın, bütün Ramazan boyunca arama havassu'l havassın, bütün sene içinde arama ise mukarrabinin özelliğidir."

Kendi Yerimizi Tespit Edelim

Şimdi bir nebze durup düşünelim bu tesbit karşısında ve önce şu soruyu soralım kendimize; biz ne olmak, hangi kategoride yer almak istiyoruz. Ardından verdiğimiz cevaba göre Hocaefendi'nin Kadir Gecesi'ni arama, bulma ve değerlendirme ekseninde tutmuş olduğu aynanın karşısına geçelim ve yerimizi tesbit edelim. Evet; biz neredeyiz? Avam, havas, havassu'l havas veya mukarrabin?
Herkes bu sorunun cevabını kendi muhasebe ve murakabesi ile bulmaya dursun; ben başka bir hususa intikal edeyim: Hocaefendi, Kadir Gecesi'nin bin aydan daha hayırlı olmasının belli şartlara bağlı olarak tahakkuk edeceğine inanıyor. Aşağıda şartları okuyunca göreceksiniz; buna göre Kadir Gecesi'nin bin aydan hayırlı olması şahıslara göre değişebiliyor. Bu şu demek, sizin için bin aydan hayırlı olan bir başkası için değildir; değildir çünkü şartlarını haiz değildir, gereklerini yerine getirmemiştir.
Nedir o şartlar? "Bir; o gecenin gerçekten Kadir Gecesi olması. İki; insanın Kadir Gecesi'nin bin aydan daha hayırlı olduğuna hakikaten iman etmesi. Üç; inanç, ufuk, hal ve makamına göre değerlendirmesi." Bunları anlattıktan sonra şu tahlili yapıyor Hocaefendi: "Bu demektir ki bin aydan hayırlıdır ayetini mutlak manada anlama yerine yukarıdaki unsurların bulunup bulunmamasına bağlı olarak 'senin için bin aydan hayırlı olabilir' şeklinde anlamak daha doğrudur."
Belki çoklarımız için çok yeni olan bu yaklaşımın tereddütle karşılanacağı ihtimaline binaen şunları da ilave ediyor yaptığı tahlile: "Eğer bu şartlar tecemmu etmediyse, yani gece Kadir değilse, şahıs ona inanması gerektiği ölçüde inanmıyorsa ve ibadet u taatinde kendisinden beklenen yüreği ortaya koyamadıysa, bilmem ki onun için bin aydan hayırlı olur mu?" Bunları dedikten sonra sözlerini şöyle bitiriyor: "Dolu dolu yaşanırsa dolu dolu ikram olur."

Heyecan ve Şevk Sürekli Olmalı

Kadir Gecesi ile alakalı son söyledikleri şunlar Hocaefendi'nin: "İslami değerlere muhalif olmamak, bid'atlara girmemek şartıyla Mukaddes Emanetler, Lihye-i Şerif, Eyüp Sultan, evliya, asfiya türbelerini ziyaretler tabii ki yapılabilir ama ruhumuzda ve gönlümüzde İslami aşk, şevk ve heyecan uyanması şartıyla."
Sonra? Sonrası kolay. Elde edilen bu heyecan, aşk ve şevki biz, dini hayatımızın devam ve temadisinde kullanırız. Ramazan ayındaki elde ettiğimiz ibadet formunu, hem maddi hem de manevi yönleri itibarıyle Ramazan ayı sonrasında da derinleştirerek ayrı ufuklara doğru yürürüz. Kemmiyetten keyfiyete, keyfiyetten kemmiyete sürekli yükselen bir ivme ile sıçrar dururuz. Zaten avam'dan başlayıp mukarrabine doğru giden merdivenleri aşmak başka türlü nasıl olacak ki?
Ramazan'ın ortasında bu meseleyi gündeme getirmem, Ramazan'ın her gecesinin Kadir Gecesi olarak değerlendirilmesine katkı sağlamak içindir. Keşke Ramazan'ın ilk günü kaleme alsaydım. Kadir Geceniz şimdiden mübarek olsun! Nice kadrini hakkıyla takdir ettiğimiz Kadir gecelerine kavuşmak ümidiyle.
* * *

Sohbet Notları:

Tabiin'in isimlerinin geçtiği yerlerde de "radiyallahu anh" diyelim. Bizden bahsederken "Osman Çavuş, Fethullah Onbaşı" diyebilirsiniz ama onların bahsinin geçtiği yerde dememelisiniz; çünkü sıradan insanlar değil onlar. Özel donanımla yaratılmış, İslam'ın bize intikalinde çok önemli misyon eda etmişler. Vefa borcumuz var onlara. Vefa borcu ise saygılı olmakla ödenir.
Günümüzde selefe karşı ciddi saygısızlık var. Sıradan insanlarmış gibi bir kabul var. 'Peygamber de bizim gibi insan' deme küstahlığına kadar vardı bu saygısızlık maalesef. Bencillikten, egoizmadan kaynaklanıyor bu. Bu hatanın tamir edilmesi, tahripçilere karşı tamirci olunması şart. Müminlerde onlara karşı saygı ve hürmet duygusu yeniden uyarılmalı.
Ümitbahş bir sistem düşünüyorsanız, ümitbahş olan insanlara sahip olmanız lazım. Unutmayın, salah ancak salih insanlarla ikame edilir.
Din kimindir? Usulünden füruuna dine kim sahip çıkıyorsa, din onundur.
Gecesini gafletle geçiren insan o günü kaybetmiş demektir. Rahatını terk edemeyen rahata eremez. Bir gece teheccüde kalkmak, seccade ile öpüşmek, biraz gözyaşı, sıkıntıları, musibetleri ve aşılmaz zannedilen problemleri aşmaya yetebilir. Aaah, Allah ile münasebetimizi bir halletsek, bütün problemlerimiz hallolacak. O'na yönelme maiyyet-i İlahiyye sığınmanın sırlı anahtarıdır.

Freitag, 12. August 2011

Kur'an ve Kur'anîleşme


Ahmet Kurucan
Ahmet Kurucan
Namazlaşma, Ramazanlaşma tabirlerini duymuştum Hocaefendi'den, ama Kur'anileşme tabirini ilk defa duydum. Aslında bunların hepsinde anlatılmak istenen mana açık: Namazla, Ramazan'la ve Kur'an ile bütünleşme...
Kur'an ekseninde sözü dolaştıracağız bu yazıda ve can alıcı bir soru ile başlayacağız; Kur'an ile bütünleşme noktasında neredeyiz? İnanan bir insan olarak istiyoruz Kur'an okumayı. Sadece okumayı değil, anlamayı da istiyoruz. Hatta 'okuyacağız ve anlayacağız' diye nice nice sözler veriyoruz kendimize zaman zaman. Birliktelikler oluşturuyoruz; grup halinde yapalım bu işi diyoruz; haftalık ders günleri tesbit ediyoruz. İşin açıkçası yola çıkıyoruz. Meseleyi mücerret niyetten çıkartıp müşahhasa döküyoruz. Sonra ne oluyorsa oluyor, bir türlü sonunu getiremiyoruz bu işin. Bazen hakiki bazen sahte sebeplerle inkıtaya uğruyor bizim Kur'an'ı anlama yolculuğumuz ve belli bir müddet sonra tekrar başa dönüyoruz. Derken aradan aylar, yıllar geçiyor ve özellikle Ramazan'da tekrar Kur'an'ı elimize aldığımızda yolun başında olduğumuz gerçeği ile yüz yüze geliyoruz.
Bu cümlelerle resmetmeye çalıştığım manzara Kur'an'ı okuma ve anlama noktasında daha işin elif-ba'sında olduğumu gösteriyor. Hocaefendi ise çok daha öte şeylerden bahsediyor bize.
Mesela diyor ki: "Kur'an'ı okurken onun iç musikisini yakalamalısınız. Vurgulamaları, tonlamaları yerinde yapmalı ve Kur'an'ı ses-muhteva bütünlüğü içinde okumalısınız. Tabii bunu yapabilmek için Kur'anileşmek gerek."
Mesela diyor ki Hocaefendi: "Kur'an okurken ayetlerini içine girebilirseniz; orada konuşan insanların, zikredilen kavimlerin karakterlerini anlayabilirsiniz. Ama bunun için kendinizi aradan çıkarmanız gerekir. Eğer bir aşamada bunu başarabilirseniz ardından harflere, kelimelere, cümlelere takılmadan okuduğunuz ayetlerin sanki Allah'tan geldiğini hissedebilirsiniz. Merhum Seyyid Kutub bunu sezmiş ve 'Kur'an'da Edebi Tasvir" kitabında anlatmış."
Mesela diyor ki Hocaefendi: "Kur'an okurken insana en çok tesir eden şeyin insanın kendi nağmesi olduğu söylenir. Doğrudur. Yalnız kastedilen ses güzelliği değil; aksine içtenliktir, samimiyettir."
Mesela diyor ki Hocaefendi: "Teveccühe teveccüh. Siz Kur'an'da her derdime derman bulacağım inancıyla ona teveccüh ederseniz, o da size kapılarını açar. Böyle bir ön kabulün, böyle bir inancın olmadığı yerde Kur'an çok kıskançtır, 'kapılar sürmelidir beyhude yorulma' der size."
"Hocaefendi nerede, biz neredeyiz?" dediniz değil mi Ramazan iklimindeki ders ortamında söylenen bu tesbitleri okuyunca. Zaten ben de sizlere bunu dedirtmek için aktardım bunları. Kat edeceğimiz daha uzun mesafelerin olduğunu göstermek için söyledim. Bir ayna olmak istedim sizlere. Ölçü olsun bu sözler; vahid-i kıyasî için zemin teşkil etsin ve Kur'an'ı anlama noktasında nerede durduğumuzun farkında olalım diye düşündüm.
Bence yapılan bu tesbitleri bizlere verilmiş bir hedef gibi algılayıp bir yerden başlamak lazım. Her Ramazan başlangıcında Kur'an, Kur'an deyip okumaya başladığımız sonra ya Ramazan içinde ya da sonunda terk ettiğimiz Kur'an'a yönelmemiz lazım. Madem karar verdik ve madem başladık; sonuna kadar devam demeliyiz. Unutmayalım, hedefe ulaşma, yola çıkmakla başlar. Mademki yola çıktık, geriye dönmeyelim. Geriye dönmeyi döneklik kabul edip her gün murad-ı İlahi'yi kavramada mesafe kat' edelim. Kutlu bir zaman dilimi olarak Ramazan bunun için iyi bir başlangıç zemini. Sizce de öyle değil mi?
Kur'an'ı okumakla başlayan kudsi yolculuğumuzun Kur'anileşme ile son bulacağı ümidiyle.

Sohbet notları:

Bir gün meczubun biri, dünür taşının üzerinde oturuyormuş. Oradan geçen Harun Reşid sormuş: ne yapıyorsun? Meczub; ekenem kör müsün, sarığımı sarıyorum, demiş ve sarığını sarmaya devam etmiş. Harun bu cevap üzerine etrafındakilere emretmiş, bir kese altın vermişler meczuba. Harun Reşid'in etrafında bu hadiseye şahit olan birisi hem hakaret ediyor hem de bir kese altın alıyor, demiş, şaşırmış ve kendisi de onun gibi yapmaya karar vermiş. Harun Reşid'in geçeceği yolda tıpkı meczub gibi pozisyon almış. Harun Reşid ona da sormuş ne yapıyorsun, diye. Aynı cevabı almış. Bu defa Harun; vurun şunun boynunu, demiş. Kıssadan hisse; Hallac değilsen, Hallac gibi görünmeye, Hallac gibi konuşmaya çalışma.
İnsanın kendisinin yapıp ettiği şeyleri beğenmesi; "ne kadar da da güzel konuşuyorum, yazıyorum" demesi hayali şirktir. İnsan bu nimetleri kendinden bilmemelidir; zira bunları insana ihsan eden Allah'tır.
Muamelatta esas olan maslahat ve hikmet; ibadetlerde esas olan taabbudiliktir. Fakat bu demek değildir ki muamelatta taabbudilik, ibadette maslahat ve hikmet yoktur!
Nifak hakkın güç ve kuvvet kazanmasından sonra başlamıştır. Onun için Mekke'de münafık yoktur. Evet hak, halk nezdinde bir şeyler ifade etmeye başlayınca nifak baş gösterir. Tarih boyunca da hep böyle olmuştur.
Maide Suresi'nde maide/sofra ile alakalı ayet sadece bir tane. O da Hz. Mesih'in etrafındaki insanların mucize olarak gökten sofra indirilmesini istedikleri yerde. Bunun yanı sıra Maide'nin sureye isim olmasında başka hususlar da zikredilebilir. Mesela; surede avlanılması, yenilmesi-içilmesi helal ve haram olan şeyler anlatılıyor. Ehl-i kitap ile Müslümanların karşılıklı birbirlerinin yemeklerini yiyip yiyemeyeceği, kestiklerinin helal olupolmadığından bahsediliyor. Öte yandan Kur'an bütünüyle maide-i semaviyedir. Hasılı; surenin Maide olarak isimlendirilmesinin bir tek ayetle izahı zordur.

Samstag, 6. August 2011

Bari Bir Dua...

Ahmet Kurucan
Ahmet Kurucan
Her şeyin bir vakti vardır ve o şey vaktinde yapılırsa bir mana ifade eder.
Susuzluktan çatlayan bir hayvana öldükten sonra su vermek ne mana ifade eder ki? Namazın bir vakti vardır; vaktinde kılınırsa namaz "eda" adını alır ve insan sorumluluktan kurtulur. Vakti geçtikten sonra kılınan namazın adı "eda" değil "kaza"dır. Sorumluluktan kurtulup kurtulamadığımız ise hakiki manasıyla ötede belli olur. Başka bir anlatımla, husuf ve küsuf namazları Ay ve Güneş tutulması esnasında kılınır. Çünkü Güneş ve Ay tutulması, bu namazların vaktidir.
Bu örneklerle bir yere varmak istiyorum; musibetler, duanın hususi vakitleridir. Hususi derken kastım; insan, hayatının her bir saniyesini, her bir salisesini dua ile geçirebilir; o ayrı mesele; ama musibetler, sebepler üstü münacatın adı olan duaya öncelik verilmesini gerektiren zaman dilimleridir.
Musibet ve dua zaviyesinden içinde yaşadığımız zaman dilimine global bir gözlükle bakıldığında şunu demek mümkündür o zaman; insanlığa ve özellikle İslam dünyasına musallat olan musibetler öylesine çok, öylesine her yeri kaplamış ki 24 saatin 24 saatini de 'dua vakti' deyip dua ile değerlendirsek sezadır. Bunlar öylesine büyük musibetler ki ne bir fert olarak benim, senin, onun ne de maddi güçlerini birleştirseler de umumi olarak Müslümanların bunları aşması, şeytani oyunların üstesinden gelmesi imkân dâhilindedir. Bunları aşmak ve sahil-i selamete çıkmak ancak ve ancak Müsebbibu'l-Esbab olan Allah'ın havl ve kuvveti ile mümkündür. Suriye'de yaşanan insanlık dramını, Somali'de, Kenya'da, Uganda'daki kıtlık felaketini nasıl aşacaksın? Türkiye'de hayatın dört bir yanında yaşanan onca olumsuzluklara fert olarak nasıl "hemen" çözüm bulacaksın?
İşte bütün bunlar bizi inanan insan olarak sebeplere riayetle birlikte duaya sevk eden, sevk etmesi gereken hakiki amiller değil midir? Biz bütün bunların Allah'a karşı sergilenecek hakiki kulluk tavrıyla aşılacağı inancında değil miyiz? Aynı istikametteki soruları uzatmaya gerek yok; çünkü cevabı belli bu soruların. İmanın tadını tatmış her Müslüman'ın bu sorulara vereceği cevap bellidir ve aynıdır; amenna.
İyi ama amenna diyerek iman ettiğimizi haykırdığımız bu mesele karşısındaki tavrımız nedir? Madem inanıyoruz, neden dua yapmıyoruz? Dikkat edin bu benim sorum; Hocaefendi'nin aynı yerde sorusu ise daha farklı: "Madem inanıyorsunuz, neden dua ederken çatlayıp ölen kişi yok aranızda? Sabahlara kadar yana yakıla dualarla gecelerini tüketen, ağlamaktan ciğeri kavrulmuş, gözyaşı pınarları kurumuş sima göremiyorum."

HAKİKİ MANADA İNANSAYDIK...

Utanarak da olsa, sıkılarak da olsa cevabını ben vereyim müsaadenizle bu soruların; çünkü biz inanmıyoruz. İnanıyoruz desek de, inanıyoruz gözüksek de, yukarıdaki paragraflarda olduğu gibi bu inancımızı kâğıtlara döksek de, hakiki manada inanmıyoruz; inansaydık sorularla işaret edilen yerde olurduk. Hakiki manada inansaydık dünyanın dört bir yanında zuhur eden ve her gün bunlara bir yenisi ilave edilen problemler karşısında dua, dua, dua der inlerdik. Tıpkı kendisinin inlediği gibi.
Farkındayım; siyah beyaz mantığı ile yaklaştım hadiseye. Doğrudur; çünkü bir şey ya siyahtır ya da beyazdır bazı meselelerde. Ortası yoktur; gri tonlar bulunmaz orada. Bu meselede de böyle. Madem inanıyorsun duanın gücüne; amelinle onu isbat edecek, inandığını göstereceksin. Aksi halde inanmıyorsun demektir, inanman gerektiği ölçüde.
Sebepler planında beşer olarak alınacak önlemler bir tarafa, sebepler üstü bir güçle, yani ancak Allah'ın havl ve kuvvetiyle aşılacak bir problem geldi huzura. Aslında daha önce de gelmiş o mesele. Karar aşamasına gelindiği için tekrar gündeme geldi. "Herkes dua etsin demiştik ama ediyor mu acaba?" diye sordu salonda bulunanlara. Kısa bir sessizlik oldu; ne 'evet' ne 'hayır' cevabı yükseldi salondan. "Istırabını duyacaksınız ki edesiniz." dedi ve ses tonunu yükseltip bir ülke ismi söyleyerek, "Orada bir zamanlar var olan bir problem karşısında tam 5 yıl ağladım ben. Otururken ağladım, ayakta iken ağladım, yürüme bandına bindim ağladım, indim ağladım. O imkânların bizlere sunulması Allah'ın bir lütfuydu. Hata yapıldı; ama hakkımız yok ki! Şakası yok bu işin."
Meşhur sözdür; zirvelerde kar, bora, fırtına çok olur derler. Alın size yeni bir fırtınalı zemin; hem de hava günlük güneşlik iken. Haydi, tutunun bakalım o zirvede bu kar, bora, fırtına atmosferinde şimdi.
"Bari bir dua!" sözleri bozdu kısa süren sessizlik ortamını. Bir daha, bir daha "Bari bir dua!" seslerini duydu salon: "Benim ağzımın tadı kaçtı. Dersi kesip kalkıp içeri gidesim geliyor. Kalkın gidin hacet namazı kılın ve şu büyük musibet için gözyaşlarınızla birlikte dua dua yalvarın."
Buraya kaydedip etmemede tereddüt ettim bir an ama devamını da söyleyeyim: "Yarı şaka yarı ciddi" dedi önce ve ardından "geceleri kalkmayan, gözyaşları ile yalvarmayan gelmesin bu salona."
Biz bu manzaranın yaşandığı gün tefsir dersinde Hz. Musa'nın Maide Sûresi'nde anlatılan vakasını okuyorduk. Orada kavmi diyor ki Hz. Musa'ya: "Sen ve Rabb'in git savaş; biz burada oturuyoruz."

ŞİMDİ DE SURİYE

Bu hadiseden sonra uzun uzadıya düşündüm, duaya, duanın yaptırım gücüne inandım deyip inandığımızı geceleri kalkarak, yana yakıla, gözyaşlarıyla yaptığımız dualarla göstermeyen, gösteremeyen bizler acaba Hocaefendi'yi duada da yalnız mı bırakıyoruz dedim kendi kendime. "Bari bir dua!" nidaları onun için miydi acaba?
Bitirmek istiyorum ama bir şey daha ilave edeyim; böyle bir çıkış olur bugünlerde diyordum ben. Hatta daha öte, 'hastalanıp yatağa düşmese' temennisinde bulunuyordum. Çünkü 1979'da Rusya'nın Afgan işgali sırasında yataklara düşmüştü anlatılanlara göre. 20 Ocak Azerbaycan katliamında Müslümanların hunharca öldürülmesi esnasında İzmir Hisar Camii'nde bayılmıştı; "Bir dua ile olsun kardeşlerinize yardıma koşamaz mısınız?" sözlerini söylerken. 1992'de bizzat yaşadığım Bosna katliamında günlerce yataktan kalkamadı yaşadığı ıstıraptan dolayı. Yakınlarda cereyan eden Pakistan depreminde aynı manzarayı yaşadık, aynı iniltileri duyduk. Şimdi de Suriye vardı. Zaten bana "keşke yatağa düşmese" temennisinde bulunduran da işte bu Suriye olaylarıydı. "Bari bir dua!" serzenişinde hem Suriye hem de bahsini ettiğim olay başat rolü oynuyordu.
Yukarıda "Bir daha, bir daha 'bari bir dua!' seslerini duydu salon" dedim. Salon duydu; doğru ama salondakiler duydu mu acaba? Siz de bu yazıyı okumakla salondakilerden biri olduğunuzun farkındasınızdır umarım.

Freitag, 5. August 2011

Huzur Dersleri ve Tefsir Hatmi

Ahmet Kurucan
Ahmet Kurucan
Hocaefendi'nin Ramazan'daki ders halkasını, muhteva yönünden Huzur derslerine benzetiyorum. Ramazan, Kur'an'la bütünleşen bir ay olduğu için tefsir, hadis, fıkıh derslerine bir ay ara verilip sadece Kur'an dersleri okunuyor.
Nedense Ramazan'da yapılan dersleri ben huzur derslerine benzetiyorum; tabii arasındaki azim farkın da bilincindeyim. Huzur dersleri, Ramazan'da padişahın huzurunda yapılan derslere verilen isim. Dersi yapan ise tabii ki 'beşik uleması'ndan biri değil; meşihat dairesinin en üst makamlarına alnının teriyle çıkmış hakiki ulema. Zaten beşik uleması, bozulma dönemlerinde işin ehline verilmeyip, hatır-gönül işiyle o makamları ihraz eden kişilere verilen bir lakap.
Sözü mihverinden kaydırmayıp gelelim Hocaefendi'nin Ramazan'daki ders halkasına. Huzur derslerine benzetiyorum, dedim. Benzetme noktam derslerin muhtevası. Ramazan, Kur'an'la bütünleşen bir ay olduğu için tefsir, hadis, fıkıh derslerine bir ay ara verilip sadece Kur'an dersleri okunuyor Ramazan'da. Gelenek oldu da diyebiliriz buna; zira yıllardan beri değişmeyen bir usul bu.
Sağlık durumunun müsaadesi nisbetinde sabah namazı sonrası Elmalılı tefsiri satır ber satır okunup takip ediliyor. İkindi sonrası ise sabah Elmalılı'dan okunan aynı ayetler yaklaşık 20'ye yakın tefsirden özetleniyor. Ders halkasında yerini alan talebeler daha önceden paylaştıkları tefsirlerde ilgili ayetleri çalışıyor, vurucu noktaları teker teker not alıyor; zaman kaybı olmasın diye tekrarlara işaret edilip atlanıyor ve böylece aynı ayete farklı müfessirlerin nasıl bir izah getirdiği görülüp bütüncüllük yakalanmaya çalışılıyor.
Pekala Hocaefendi'nin rolü ne bu süreçte? Bana, "arasındaki azim farkı idrakle beraber huzur dersleri" dedirten husus da burası. Huzur derslerinde padişahlar belki ara sıra ulemaya soru tevcih etseler de aslında dinleyici konumundalar. Ama burada, her ne kadar payımıza düşen tefsir kitabından ilgili ayet ile alakalı kısmı özetlesek de, asıl dinleyici biziz. Çünkü hakiki manada gerek sabah gerek ikindide tefsirleri pür dikkat dinleyen; aktarılan yorumlara anında müdahale eden, katıldı ise ilave açıklamalar, katılmadı ise gerekçelerini sunup yeni tefsirler ortaya koyan bizzat Hocaefendi. İşte böylesi bir ortamda böylesi istifadeye mazhar olan halka mensupları padişah sayılmaz mı?
Bu geleneği yerine göre evimizde, işyerimizde, mahallemizde, en geniş manasıyla memleketimizde işletebilir miyiz? Daha doğrusu Hocaefendi'nin talebeleri ile birlikte yaşadığı ders dünyasında gelenek olan bu metodu, memleketimize taşıyıp onu gelenek haline getirebilir miyiz? Cevabım; niçin olmasın! İlave bir sözüm daha var; olmalı değil mi?
Madem Ramazan Kur'an ayı; o zaman ay boyunca okuyup yaptığımız hatmin, takip ettiğimiz mukabelenin yanında, bir de Kur'an'ın mana ve muhtevasının anlaşılması için oluşturacağımız halka ile birlikte birkaç tefsiri birlikte mütalaa edebiliriz ve etmeliyiz. İsterseniz bunun adına 'tefsir hatmi' deyin, isterseniz başka bir şey; burada önemli olan, yapılacak işin muhtevasıdır ki o da Allah'ın Müslümanlara okuyun, anlayın ve yaşayın diye inzal buyurduğu Kur'an'ı hakkıyla okuma, anlama ve yaşama çabasının ilk adımıdır.
Tekrar soruyorum: Yapabilir miyiz? Cevabımı tekrarlıyorum: Yapabiliriz ve yapmalıyız.

Montag, 1. August 2011

İçimde Değirmen Taşları Dönüyor

Ahmet Kurucan
Ahmet Kurucan
"İçimde değirmen taşları dönüyor." "İçimde öyle bir hararet var ki bir yumurtayı koysanız, rafadan olur." Aktarıyorum bu sözleri sizlere ama bunların ne manaya geldiğini, nasıl bir ruh halini yansıttığını bilmiyorum. İtiraf ediyorum, bilmiyorum; bilmiyorum zira yaşamadım. Çünkü teşbihlerle anlatılmak istenen bu haller yaşamadan anlatılamaz.
"İnsanlığın derdiyle hemhal oluyor; işte bunun için mağmum, mükedder veya İslami hassasiyeti var demeyin. Kimseyi hafife almıyorum; herkesin kendine göre çektiği bir ıstırap, kaygı, endişe vardır. Ama benimki farklı. Dolayısıyla bu ruh halimi şahsıma, karakterime, aşırı duyarlılığıma verebilirsiniz. Şunu diyorum; benim bu halim şahsi kemalatıma delalet etmez. Bununla beraber ıstırapsız çok insan var etrafta. Daha önceleri dediğim gibi imkânım olsa herkesin gönlüne bir avuç ıstırap koyardım. Istırap duaların kabulünde çok önemlidir."
Ağır ağır, düşüne düşüne ve dura dura konuşuyordu. Sadece ağzından çıkan cümleleri değil, o cümlelerin kelimelerini hatta harflerini saymak isteseniz sayardınız. Sonra birden daha gür bir sesle: "Şunu unutmayın! Kendini salan insanlardan hiçbir şey olmaz. Bu o insanlar cehenneme gider demek değildir. Hâşâ! Efendimiz kelime-i tevhidi halisen söyleyenlerin cennete gideceğini ifade buyuruyor. Ama cehenneme gitmemek farklı, cennete gitmek farklıdır."
Siz ne düşünürsünüz bilmem ama cennete gitmek ile cehennemden kurtulmanın farklı oluşu tesbiti çok önemli. Belki şimdiye kadar hiç düşünmedik, fakat bu cümle üzerinde yapılacak fikri yoğunlaşma ile Hocaefendi'nin ne demek istediğini çıkartmak mümkün. Hedef diyelim ki turistik bir gezi vesilesi ile Bosna. İnsanı Bosna'ya ulaştıracak patikadan tutun otobanlara, demiryollarından hava yollarına kadar birçok yol ve vasıta var. İnsan bu vasıtalara sahip olduğu imkânlara veya zevkine göre biniyor ve hedefe ulaşıyor. Ulaşma zamanı binilen vasıtaya göre değişiyor. İşte cennete ulaşma da böyle bir şey. Allah-kul münasebetini asgari emirler seviyesinde tutan bir insan cehennemden kurtulabilir ve cennetin en alt tabakasına belki de en uzun zamanda varırken, aynı münasebeti azami seviyede tutan bir başkası daha kısa zamanda varır ve en üst mertebeye çıkabilir.

'İŞTE MİRAÇ!'

Yaptığım bu basit tasnifte ikinci sınıfta yer alanlara ait bir misal verdi Hocaefendi. O ıstıraplı insanları merkeze alarak dedi ki: "Önüne çıkan engelleri birer birer bertaraf ederek gönüllerin O'nunla buluşması istikametinde mücadele eden dertli sineleri cennete koysanız; belli bir müddet sonra sıkıldık biz buradan; çıkalım biraz hizmet edelim derler." Sonra bu yorumunu destekleyecek iki kelimelik vurucu bir söz söyledi: "İşte miraç!"
Bir arkadaş devreye girdi; bu halin Türkiye dâhil bütün dünyada yaşanan az veya çok sıkıntılardan dolayı olduğu tahmininde bulunarak "Sizinle aynı beslenme kaynaklarına sahip olan, hatta dünyevî hayatlarını bu kaynaklar üzerinde çalışmakla elde eden insanlar neden aynı ölçüde bir derde mübtela değil? Neden siyeri size benzer şekillerde yorumlamaz bu insanlar?" dedi. Sözün akışı içinde çok güzel bir duraktı bu. Çünkü verilen misaller, yapılan yorumlar, çıkarılan sonuçlar son tahlilde hep ayete, hadise ve siyere dayanıyordu.
Soru güzel, durak güzeldi ama sanırım zamanlama hatası vardı. Hissettiğim bu oldu benim. Çünkü soruyu soran arkadaşa derinden derine baktı. O bakışı "bana yalnızlığımı bir kez daha hatırlattın" der gibiydi. "Bu mevzuda zaten yüreğimden hançer yemiştim; şimdi sen yaralı yüreğime bir daha hançer salladın" diyordu sanki. Nezaketi ve nezaheti soruyu cevapsız bırakmasına müsaade etmedi ve dilinin bağını bütünüyle çözmeden soruyu geçiştirir tarzda "hayatın içinde değiller" dedi. "Dünü bugün ve bugünü yarınla birlikte göremiyorlar." diye de ilave etti. "Siyer dünü bugün, bugünü yarınla birlikte görmek suretiyle yapılır. Değişen bir şey yok ki! Dünün Ebu Cehil'leri, Ukbe'leri, Şeybe'leri bugün isim değiştirerek karşınızda. Dünün Bedir'leri, Uhud'larını insanlık bugün farklı şekillerde yaşıyor. O zaman siyer okurken, onun felsefesini yaparken, onu bugüne taşırken bir adaptasyon mülahazanız olmalı. Yoksa bir sonuca varamazsınız." Sonra çok daha önemli bir tesbitte bulundu: "Yaşadıkları ortamı normal görenlerin üretkenliği olmaz."
Birer cümlelik, eskilerin sehl-i mümteni dediği tarzda çok kolay söylenen sözler bunlar ama muhtevaları oldukça derin. Dinî, tarihî, psikolojik ve sosyolojik açıdan derin tahliller yapılabilecek tesbitler. Belki de içinde bulunduğumuz durağanlığın, vurdumduymazlığın sebepleri bunlar. Olaylar karşısında pes etmişliğin, iradenin hakkını veremeyişin, özne değil nesne oluşun göstergeleri. Hâlbuki Allah, insanoğlunu nesne değil özne olarak göndermiş. Olayların akışını kontrol etsin, tarihe yön versin demiş. Onun için halife unvanını vermiş.
Devam etti Hocaefendi: "Mazi ile irtibatı sıkı tutarak geleceği inşa etme şarttır. Yahya Kemal'in "kökü mazide olan atiyiz" benzetmesi ile anlattığı şey bu. Kökten ve kökenlerinden kopanlar hale de, istikbale de yenik düşerler." Doğru değil mi? Yusuf Kaplan geçen hafta yayınlanan enfes yazısında "gelecek öngörülmez; inşa edilir" diyerek aynı noktaya parmak basmıştı.
Konuşmak sıkıntı veriyordu kendisine. Nefes alma miktarı bile olsa verilen her arada kendisine "içimde değirmen taşları dönüyor" dedirten düşünce dünyasına dalıyordu. Ama fıtrat-ı saniye olmuş nezaketi, şahsiyetiyle bütünleşmiş karakteri salonda var olan üç-beş misafiri terk etmeye müsaade etmiyordu. Bir müddet daha oturdu ve şu cümlelerle sözlerini mühürleyip kalktı: "Dikenler içinde yaşayıp rüşeyme durmuş ve başağa doğru yürüyen nice güzel insanlar vardır. Allah'a dua edelim; iyilerin önünü açsın." Âmin.
Ahmet Kurucan, Zaman   

Montag, 4. Juli 2011

Biz ki Mü'miniz Aldanırız, Aldatmayız

Ahmet Kurucan
Ahmet Kurucan
"Kimin himmeti millet ise o tek başına millettir." İçinde yaşadığımız küresel dünya ve kullandığımız kavramlar itibarıyla bu sözü "kimin himmeti bütün insanlık ise gerçek insan dolayısıyla gerçek Müslüman odur" diye değiştirebiliriz sanırım. Efendimiz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmesi de bu yaklaşımın delilidir diyebiliriz.
Güzel de; bu kim, kim? Bu kimin, kim olduğunu nasıl anlayacağız? Emareleri nedir, özellikleri nelerdir? Siz anlamsız bulabilirsiniz ama bana göre çok anlamlı bir soru bu. Şahsen ben anlamlı bulduğum bu soruya şöyle cevap verebilirim: Şahsı, şahsi dünyası, istikbali adına hiçbir şey düşünmeyen, bunu sözleri ile değil bizzat yaşayışıyla, yakın-uzak, dost-düşman çevresinin şahadetiyle ispat eden ve nihayet rüyalarını bile idealleriyle her daim süslendiren insan, himmeti millet, himmeti insanlık olan insandır. O, 24 saatinin her bir saniyesini duyguda, düşüncede ve pratikte kendisini adadığı iyilik, güzellik ve doğruluk adına harcar. Düşünürken onu düşünür, hissederken onu hisseder ve tabii ki ete kemiğe bürünen amelleri de hep o istikamettedir.
Bu söylediklerimi örneklendirme ve temellendirme adına sizleri yine bir sohbet ortamına götüreyim. Kahvaltı sonrası "gurbette kurbetini" değil "gurbette gurbetini" paylaşmak isteyen üç-beş insan salona girdi. Keşke kurbetini paylaşabilsek, ortağı olabilsek o kurbetin. Heyhat! Bu ayrı bir fasıl. Onun tabiriyle ifade edeyim; geçelim!
"Kemmiyet planındaki çoğalma ölçüsünde keyfiyet planında derinleşme yok." Şimdiye kadar defalarca dile getirdiği bir gerçek bu Hocaefendi'nin. Ben rahatlıkla diyebilirim, belki 15 yıldır defalarca duydum bu tespitleri onun ağzından. Dolayısıyla yeni değildi benim için ve zannediyorum onun düşünce dünyasını takip eden insanlar için. Hemen peşinden söylediği şu sözler de yeni sayılmaz: "Aksine sığlaşma var, içe kapanma var. Böyle bir toplum büyük ideallerin altından kalkamaz. Sabır, cehd, gayret ve uzun zaman isteyen işlerde başarılı olamaz." Fakat bütün bunları müteakip sarf ettiği bir cümle benim için yeni: "Bu tip insanlardan müteşekkil toplum 'kavga toplumu' olur."
Şöyle düşündüm: Ya biraz önce özeti verilen Türkiye haberlerinden ya rüyasında gördüğü bir şeyden ya da kafasına takılan bir hadiseden dolayı bunları söylüyor. Aksi takdirde ne diye böyle başlayacaktı ki sözlerine. Ortada ne bir mevzu ne de bir soru vardı çünkü. Tahmin ettiğim gibi de çıktı; üslup bozukluğuna dikkat çekiyordu yine. "Samimiyet çok önemli ama muhatapların hissiyatlarına vâkıf olma ve onları zedelememe de en azından onun kadar önemli. Dile getirdiğiniz şeyler makul olmalı ama hitabınız hisleri de hesaba katmalı." Beş-on nefes alımı kadar bir müddet durdu ve devam etti: "Yakın şeritlerde yan yana yol alan insanlar, gruplar buna daha çok dikkat etmeli. Bunlar birbirlerinin hissiyatlarına derinlemesine vâkıf olmalı, münasebet tarzlarını ona göre belirlemeli. Yoksa kavga olur, çatışma olur."
Siz bu sözleri alın ve ülkemizde siyasi, dini, ekonomik, kültürel vb. alanlarda yapılanan grupları merkeze alarak düşünün. Sanıyorum ne denmek istediğini daha net bir şekilde anlayacak ve örneklendirmeleri de kendiliğinizden yapacaksınız.
Pekâlâ, bunu aşmanın yolu nedir? Hocaefendi, kendisine Hocaefendi dedirten alanı, bilgisi, tecrübesi ve ufku ile şu cevabı veriyor: "Samimi olmalı insanlar; fakat..." İşte bu 'fakat' sonrası söyledikleri günümüze ayna tutması açısından çok önemli: "Şahsi istikbali adına beklentisi olanların samimi olmaları düşünülemez. Ellerinin tersi ile dünyaya ait her şeyi itecek şekilde milletine, mefkûresine bağlılığı olmayanlar bu samimiyeti gösteremez."
Gelin burada ateşten bir kor, bir köz gibi bağrına düştüğü sineyi ılgım ılgım yakacak bu sözleri endam aynası yapalım, aynada hem içimize hem de dışımıza bakalım ve soralım kendimize, herkes sorsun kendisine; biz neredeyiz, ben neredeyim? Sahiden neredeyiz biz? Dünyaya ait beklentilerimizde neredeyiz? Mefkûremiz, milletimiz, insanlığımız adına hangi ölçüde ve hangi seviyede samimiyiz?
Bu ara fasıl bir kenara, yukarıdaki "samimiyeti gösteremez..." cümlesi biter bitmez mecliste bulunanlardan biri 10 yıl öncesine ait bir hadiseyi dile getirdi. Amacı Hocaefendi'nin de taraflardan biri olduğu o hadisede muhataplarının samimiyetsizliğini vurgulamaktı. Doğruydu söylediği şey. Hadiseyi anlatma değil sadece hatırlatsam, yakın geçmişe şahit olan herkes evet doğrudur, diyecek o tespite. Hocaefendi misafirinin sözlerini kesmeden sonuna kadar dinledi ve dedi ki: "Biz ki mü'miniz; aldanırız, aldatmayız."
Ben anladığımı söyleyeyim; dediğin doğru olabilir ama ben meseleye onun zaviyesinden değil kendi zaviyemden bakıyorum. Yapılan vaatlere, söylenen sözlere aldanmamalıydık! Nitekim hemen peşi sıra söylediği sözler benim yorumumu haklı çıkartacak niteliklere sahip. "Bir kere yalan söyleyen her zaman yalan söyleyebilir. Bir kere başkalaşan, her zaman başkalaşabilir. Bir kere inhiraf eden, her zaman inhiraf edebilir. Bir kere kandıran, her zaman kandırabilir."
Bu sözlerden sonra sizin de tasdik edeceğiniz gibi bir aldanma söz konusuydu. Nitekim bu sözlerinin ardından okuduğu hadis, "Biz ki mü'miniz, aldanırız, aldatmayız." sözünü temellendirdi. Hadiste diyor ki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): "Mü'min aldanan bir civanmerttir. Fâcir aldatan bir leimdir."
O hadisenin üzerinden on yıllar geçti. Muhataplardan bazıları ahrete intikal etti. Kim bilir belki de o dönemde yaptıklarının hesabını vermekle meşguller. Ama geride kalanlar adına değişen bir şey yok. Bazıları yanlışlığını kabul edip çark etse de, bazıları yanlarına aldıkları yeni takviye güçlerle aynı istikamette imrar-ı hayat ediyorlar.
"Anlatsak mı?" dedi birisi. Acı bir gülümseme ile karşılık verdi ve "Anlatsan da anlamazlar ki?" dedi.
Bu söz sıradan bir söz değil; tarihi dayanağı var. Bu, Kadisiye'de 120 bin kişilik orduya, komutanlıktaki maharetine güvenerek Müslümanlara karşı savaşa çıkan Rüstem'in söylediği bir sözdür. Rüstem ve emsali komutanlar savaş stratejisini yanlış buluyor ve muhalif görüş beyan ediyorlar. Ama Yezducurd gözü dönmüş bir kişi olarak hiçbirisini kale almıyor. Savaş Rüstem'i haklı çıkarınca birisi "anlatsak mı" diyor Kral'a bu durumu. Amaç, strateji değişikliğine gitmek; çıkmaz sokaktan en az zararla dönmek. Rüstem işte o zaman söylüyor bunu: "Anlatsak da anlamaz ki?" Niye çünkü gözü dönmüş; gerçeklere karşı kapalı; Müslümanları yok etme, tarih sahnesinden silme tek ideali.
Aşağıdaki Nail-i Kadim'e ait şu dizeler 'anlatsan da anlamayanlara' armağan olsun: "Yıkanlar hatır-ı nâşâdımı ya Rab şâd olsun.
Benim için nâmurâd olsun diyenler bermurâd olsun."
Ahmet Kurucan, Zaman