Dienstag, 21. Juni 2011

Fethullah Gülen, Türkçe Olimpiyatları, Kemalizm!..

Serdar Arseven

Serdar Arseven

Cemaatten bazı arkadaşlar arayıp, "Hadi beraber gidelim" deyince, ver elini Türkçe Olimpiyatları.
* * *
Türkü-şarkı, dans faslına pek rağbet etmedim.
Bir Kazak "kızcağız", kıvrak dansı ile kitleyi coşturuyorken, ben az ötedeki "stant"larda, dünyanın dört bir yanından gelen gençlerle sohbeti tercih ettim.
Özellikle Japonya, Malezya ve Mısır stantları ilgi çekiciydi; oradaki "Türkçe âşıkları"na bu "camia", "okullar", "Türkiye" hakkında neler düşündüklerini sordum.
"Bilinç" düzeylerini ölçmekti niyetim; Türkiye'yi ne kadar biliyorlar, bizde olan bitenleri ne kadar takip ediyorlar?..
Ülkemiz hakkında neler düşünüyorlar?..
On beşer dakikalık sohbetler gösterdi ki; bu gençler, bizim hem de Ankara'mızda İletişim okuyanlarımızdan çok daha bilinçli, çok daha bilgililer.
Türkiye'nin hızlı bir gelişim kaydettiğinden, "lider ekonomilerin" hızla irtifa kaybettiği bu dönemde ülkemizin "yükselen yıldız" olarak dikkat çektiğinden bahsediyorlar.
Türkiye'deki "hak ve özgürlük alanı"nın gittikçe genişlediğini düşünüyorlar.
Kimilerinin "Türkçe aslında şarkı sözleri için uygun bir dil değil" yaklaşımının aksine, birçok şarkımızdaki "güfte-beste" uyumundan hayranlıkla söz ediyorlar.
İlginçtir; çoklarımıza zor gelen, toplu söylendiğinde büyük karmaşaya yol açan İstiklal Marşımızın sadece sözlerinin değil, bestesinin de "muhteşem" olduğunu dile getiriyorlar.
* * *
Şarkılar, türküler, danslar işin bahanesi.
Bu "ekip", Türkiye'nin dış dünyada bilinmeyen ve hatta kendisinin bile bilemediği "kıymetini" bütün idraklere yerleştiriyor.
Ne dikkat çekicidir ki; Mustafa Kemal Atatürk adlı bir "Devlet Adamı"nın yaşadığını bile bu gayretli insanlarımız "sayesinde" öğrendi el oğlu!..
Bir "Kazak" öğrencinin meydanı inletircesine ve mükemmel bir Türkçe ile "Bülbül" adlı şiirini okuduğu Merhum Mehmet Akif Ersoy'u dünyaya tanıtan da bu kardeşlerimiz.
* * *
Ankara'daki etkinlikleri izlerken, "Cemaat"in çeşitli ilçelerdeki "gönüllüleri" tarafından düzenlenen "kermes"lere de uğradım.
Üçer, beşer hanımın görev yaptığı bütün tezgahların önünde uzun kuyruklar oluşmuştu; bekleyenler mümkün olduğunca çok alışveriş yapmaya ve dolayısıyla "hizmet için" mümkün olduğunca fazla katkıda bulunmaya çalışıyorlardı.
Ne güzel ortamlar ki bunlar; "ürünler" sayılı değil; her kuruş değerini buluyor, hiç kimsenin aklında "hasılatın görünmeyen kısmı ceplere mi gider" gibi bir düşünce yok.
"Güven"in mumla arandığı bir devrin, birbirlerine sonsuz sevgi ve itimatla bağlanan insanlarını izlemek insana mutluluk veriyor.
* * *
İşimiz gereği, -sözde- Kemalist gruplarla da sürekli olarak temas halindeyiz.
Oralarda son derece iğrenç bir yapı var; bir adam gelir, dışarıdan en yakın gibiymiş gibi göründüğü adam hakkında "dosyalar" uzatır önümüze...
Sürekli olarak "birbirlerinin yolsuzluklarından" bahseder; birbirlerini "gerçek Kemalist" olmamakla suçlarlar...
Bunlar ne "Kemalist"lerdir, ne "Atatürkçü" ne "Dindar", ne "Dinsiz."
Düpedüz "Hedonist"tir bu adamlar; taptıkları zevkleridir; o daha fazla pay kapmak için birbirlerini yiyip bitirdikleri çarpık "düzen"leridir!.
* * *
Fethullah Gülen Hocaefendi, bugüne kadar yürüttüğü çalışmalarla bu "zevkperest" takımını iyice marjinal hale getirdi.
Bu grubun "önde gelen" isimlerinden bazılarını saflarına çekti, bazılarını da hiç olmazsa "etkisizleştirdi."!
"Statükonun" aczini içi boş sloganlarla değil, dev atılımlarla gözler önüne serdi.
Dikkat çekici değil mi; Türkiye'nin gündeminde hangi konu yer buluyorsa, bir bakıyorsunuz "temelinde" bir "Gülen Hocaefendi çalışması" var.
Türkiye'ye "açılım"ı da, "Anayasa"yı da ilk defa tartıştıran oydu.
Bu nasıl oluyor?.
Hiç kimse farklı yerlerde olmadık şeyler aramasın; ekibiniz sağlamsa, sürekli olarak insana yatırım yapıyorsanız, işinizi usulüne uygun bir şekilde görüyorsanız, gece gündüz çalışıyorsanız ve birbirine sonsuz bir "güven" ile bağlıysanız, başarısız olmamanız için sebep yoktur.
Gülen Hocaefendi ve dâvâ arkadaşlarını beğenmeyenlerin yapmaları gereken; onlardan daha sağlam bir ekip kurup çok daha fazla çalışmak ve çok daha kaliteli işler ortaya koymaktır.
Lâfla peynir gemisi yürümez!..
Serdar Arseven, Akit

Şiddetin Her Türlüsüne Hayır

Şiddetin Her Türlüsüne Hayır
Gülen Hareketi İncelemeleri kapsamında düzenlenen konferanslar serisinin üçüncü kitabı raflardaki yerini aldı. Kitapta üçü yerli on bilim adamı Türk-İslâm kültüründen beslenen küresel bir hareketi değerlendiriyor.
Dünyanın farklı ülkelerinde Gülen Hareketi üzerine yapılan Konferanslar Serisi'nin üçüncüsü Işık Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. 1. cildi 'Farklı Seslerin Ahengi'; 2. cildi 'Uzlaşı Kültürü' adıyla devam eden serinin 3. kitabı 'Şiddetsiz Aksiyon' olarak okurlara sunuldu.
Temel kaygısı doğru anlaşılmak olan dinî, sosyolojik, tarihî ve felsefi projeksiyonları olan 'hizmet' odaklı bir hareketin, 'bilimsel' bir bakışla ele alındığı; 'objektif' kriterlerle değerlendirildiği, analiz edildiği; geçmiş-bugün-gelecek platformunda konumunun tartışıldığı bu seri, konuyla şu veya bu şekilde teması olan herkesin temel başvuru kaynağı olmaya aday.
On bilim adamın 'Türk-İslâm kültüründen beslenen küresel bir hareketin mimarını, fikirlerini, aksiyonu ve şahsiyetiyle daha yakından tanımaya katkıda bulunması dileğiyle...' sunulan kitap, üçü yerli on bilim adamının sunduğu tebliğlerden oluşuyor.
Tebliğlerin ortak noktası, kitabın adından da anlaşılacağı gibi şiddetin her türlüsünü reddeden bir ortak payda üzerinde duruyor. Dinle ilişkilendirilmeye çalışılan terörün kendi denklemi içindeki var oluş nedenlerinden, cihadın nasıl anlaşılması gerektiğine; af ve müsamaha kavramının İslam hukukundaki işleniş biçimiyle toplumla ilişkilendirmesinden, terörizm ve ırkçılık perspektifinden medeniyet okumasına; Kürt meselesi örneğinden hareketle Gülen'in etnik kimliğe bakışından, teröre karşı İslâmî meydan okumaya kadar varan bir muhteva barındırıyor, Şiddetsiz Aksiyon adlı çalışma..

Bir Eğitim Projesi

Toktamış Ateş
Toktamış Ateş
1960 sonrasında İsmet Paşa hükümeti sırasında "Devlet Planlama Teşkilatı" etkin bir hale getirilmeye çabalanmış ve bunun için; yurtiçi ve yurtdışından başta iktisatçılar olmak üzere önemli toplumsal bilimciler Ankara'ya toplanmıştı.
İsmet Paşa çoğu genç olan bu bilim insanlarıyla ve uzmanlarla yaptığı birkaç toplantı sonrasında; "Eğer" demişti "Bu kadro benim güçlü olduğum dönemlerde elimin altında olsaydı Türkiye bugün bambaşka bir yerde olurdu."
Gerçekten cumhuriyet "yetişmiş insan" açısından çok zor bir miras devralmıştı. Aslında Osmanlı'nın son dönemlerindeki padişahlar; başta Sultan 2. Abdülhamit olmak üzere eğitime önem vermişler ve ciddi kaynak ayırmışlardı. Fakat Trablusgarp (Libya) savaşıyla başlayan ve 1922'ye dek süren savaşlar; yetişmiş kadroları hemen tümüyle kurutmuştu.
Özellikle 1. Dünya Savaşı'nda Çanakkale Cephesi; tam bir "aydın katliamına" dönüşmüştü. Hiç kuşkusuz çok yüce duygularla gönüllü yazılan darülfünun ve lise son sınıf öğrencileri; neredeyse sonuna kadar şehit düşmüşlerdi. Zaten kalanları da "Milli Mücadele" sırasında yitirildi...
Beni çok duygulandıran bir örnek vardır. O zamanlar İstanbul Erkek Lisesi (sanıyorum) şimdiki Cağaloğlu Anadolu Lisesi'nin bulunduğu binada eğitimini sürdürmekteymiş. Aynı binada bir ara da İstanbul Kız Lisesi eğitimini sürdürmüştü.
O zamanlar İstanbul Erkek Lisesi'nin forma rengi "kırmızı-beyaz" imiş. Çanakkale Savaşı patlak verince; o dönemdeki son sınıf öğrencilerinin tümü gönüllü olarak orduya katılmış. Ve sonunda büyük bir çoğunluğu (bazı kaynaklar tümü diyor) geri dönmemiş. O zaman sarı badanalı olan binanın üzerine gene badanayla siyah bir kuşak çekilmiş o gün bugün; İstanbul Erkek Lisesi'nin forma rengi "sarı-siyah"tır.
Dönem öğrencilerinin bu heyecanı ve ülkelerini koruma azmi çok güzel bir şeydir. Fakat Enver Paşa'nın buna izin vermesi çok eleştiriliyor. Doğrusunu isterseniz "Enver Paşa'nın yerinde ben olsaydım ne yapardım" diye çok düşünmüşümdür. Bu yüce duygular geri çevrilebilir miydi?..
* * *
Durum ne derece heyecan verici olursa olsun cumhuriyet kurulduğu zaman; çok ciddi bir "yetişmiş eleman"sıkıntısı vardı ve acilen çözümlenmesi gerekiyordu.
Bazı meslektaşlarım cumhuriyetimizi "Eğitime dayanan bir modernleşme projesi" olarak isimlendirirler. Bu tanıma ben de katılıyorum. Gerçekten cumhuriyet; eğitime her şeyin öncesinde önem vermiştir ve kaynakların tümünü buna yönlendirmiştir.
Aslında başta Mustafa Kemal olmak üzere; "kurucu kadro"nun bu konuda daha cumhuriyetin kurulmasından önce bu anlayışının varlığını görüyoruz. Örneğin Sakarya Savaşı arifesinde; "tekâlif-i milliye" yasası çerçevesinde ulustan inanılmaz fedakârlıklarda bulunması istendiğinde; Ankara'da bir "muallimler kongresi" toplanması planlanmıştı.
Kongrenin aksi bir zamana denk geldiğini düşünen kimi yöneticiler Mustafa Kemal'e gelerek; kongreyi ertelemek ve bu kongre için ayrılan ödeneğin de orduya aktarılmasını teklif ederler.
Mustafa Kemal bu teklifi reddeder ve "Biz bu savaşı behemehal kazanacağız beyler" der. "Önemli olan savaşı kazandıktan sonra nasıl bir eğitim politikası uygulayacağımızdır..."
Aynı biçimde İzmir kurtarıldıktan sonra; İzmir'e gelen Mustafa Kemal, Ankara'ya dönmeden önce Bursa'ya gitmiş ve orada toplanan öğretmenler kongresine katılarak bir konuşma yapmış ve "Biz büyük bir zafer kazandık. Fakat asıl zaferi; sizler muallimler cehalete karşı savaşta kazanacaksınız" diyebilmişti.
* * *
Cumhuriyetle birlikte inanılmaz bir eğitim seferberliği başladı. Gitgide artan bir tempoyla; her alanda insan yetiştirilmeye başlandı. Sırasında dışarıya öğrenci gönderildi; sırasında dışarıdan öğretmen getirildi. Ve sonunda eğitilmiş bir insan ordusu oluştu.
Eğer doğal kaynakları sınırlı olan; petrolü olmayan Türkiye, bölgesinde bir yıldız gibi parlamaya başlamışsa işte bu eğitilmiş insan potansiyeli sayesindedir.
Eğer dünyanın her köşesinde "Türk okulları" parıldıyorsa; girişimcilerimiz dünyanın dört bir köşesinde ilgiyle karşılanıyorsa; bunları ardında bu insan potansiyeli vardır.
Eğer; 21. Yüzyıl bir "Türkiye Yüzyılı" olacaksa bu nedenle olacaktır...
Toktamis Ates, Bugün